Karalama

Bağlanamıyorum. Ne içkiye ne kadınlara. Bağlanabildiğim zamanlardan kalma sadece sigaram var. O da olmasa...

İnsanlardan çok şey beklemiyorum. Yalnız bıraksınlar beni. Olabildiğince yalnız. Dolabın kapağını hiç açmasınlar. Adımı ölene kadar hatırlamasınlar.

Gelecekte ne yapacağını bilemeyen her insan kadar Bukowski'yim. Kafamda onlarca cevap var ama hiç biri bana göre değil. Bana göre nedir oda belli değil. Yalnız kalmayı saymıyorum. Müzik, sigaram ve ben gerisi hiçte iyi değil.

İçi boş insanlar dışlarına ne kadar çok şey takmışlar. Bana hep komik görünüyorlar. Bazıları güzeller. Bazıları bakmayacağım kadar güzeller. Ama yanlarına gidince içlerindeki boşluğa bütün masayı sığdırabiliyorum. Bana bakıyorlar. Ucube gibi hissediyorum. Yalnışlıkla baktıklarını düşünüyorum.

Yeniliyorum

Yalnız başıma yürüyorum ışıklı kaldırımda. Omuzuma kadar sigara, mideme kadar şarap kokuyorum. Ben o soğukta duran; yalnızlaşıyorum, yaşlanıyorum. Her adımım da bir yaş daha yaşlanıyorum. Telefonumda bir numara arıyorum. Hadi gidiyoruz, al bütün paranı. Her adımımda biraz daha korkuyorum. Her adımımda biraz daha...

Nizamiyenin önünden geçerken asker yalpalayan ayaklarıma bakıyor. Alt dudağımı ısırıyorum. Neden yürüyorum bu yolda? Neden bu hayatı bu kadar boktan yaşıyorum? Bir adım daha yaklaşıyorum sona. Ağlasam hıçkıra hıçkıra rahatlarım belki. Ağlayamıyorum. Kesik kesik nefes alıyorum. Dizlerimi dövüyorum. Yalpalıyorum.

Korkumu yenmek için çaba harcıyorum. Sadece bir cümle kurabilmek için kendimi yiyorum: Hadi gidiyoruz. Tüm bu boktanlığın içinde kulaç atıyorum. Karanlık sokağın içinde hapishaname bir adım daha atıyorum. Işığı gizlemelerine izin veriyorum. Yeniliyorum. Her anahtarı çevirdiğimde tekrara yeniliyorum.


Korkmak

Bütün hayatım boyunca birşeylerden korkmak zorunda bırakıldım. Öyle bir korku ki; damarlarıma kadar işlemiş, anlamını yitirmiş, boyun eğdirmiş. Ne yaparsam yapayım iki kere düşündürdü bu korku, tedbir aldırdı. Koyunlaştırdı bir nevi. Sen de bir düşünsene yaşantını. Korktukların olmasa evinde oturur muydun ? Derslere yetiştir miydin? Babam ne der, sınıfta kalır mıyım, komşu teyzeler konuşur, kanunlara aykırı mıdır, ahlaka uygun mudur?

Yenebilseydim korkumu, kaçardım. En yüksek dağlara çıkar, en tenha yerlere giderdim. Köprü altlarında yaşardım. Ama yok hala korkuyorum. Neden korktuğumu da bilmiyorum. Dizginliyor beni, insan içinde tutuyor belkide.

Keşke diyebilsem; korkma, kaç, kurtulursun. Seri üretim insanlardan yakanı kurtarırsın. İnsanların pislikle doldurduğu dünyada nefes alırsın. İnsanlar kirletmedi dünyayı pisliğe boğdu. Kir kabul edilir pislik asla! Geri dönüşü yoktur. Pislenmişlikten kaç diyebilsem keşke. Ama yok hala korkuyorum. Bir pislik yığınının içinde oturmuş düşünüyorum: Neden korkuyorsun? Cevaplayamadığım bir soru daha.

Bazen mutlu olmak

Bazen mutlu olmak; olmak istediğine yaklaşmaktır. Hiç sahip olamayacağına bakıp iç geçirmektir. Piçler yanına yaklaşamayanlardır mutluluğun. Bazen piçliğe yanaşmaktır mutluluk. Balkonumda sigara dumanına karışarak müzik dinlemek: İşte mutluluk. Benim gibi içi piçler için mutluluğun tanımı bu kadar.


Önümde batan güneşin kızıllığı, balkon demirleri, elimde sonuna gelinmek üzere olduğunu anlayıp daha çok duman kusan sigara, hafif bir esinti ve hiçbirşey yapmamak. Bir kitap okumuştum mavi gözleriyle asıl güzellikleri görebilen bir ressamı anlatıyordu. Dünyanın en mutlu insanı olduğunu haykırarak gözlerini oydu kitabın sonunda gün batımı sırasında. Resim çizmeyi de bırakmıştı izlemek ve hiçbirşey yapmamak için.

Karanlığa gömülürken dünya benimle tek isteğim; balkonumda oturup hiçbirşey yapmadan karanlığın hakim oluşunu izlemek. Gördüklerimle mutlu olup ölebilmek...

Sevgilerle,
Sleepandbeer

Depresyon

Ben kimim? Sen kimsin? Sadece yaşayıp gidiyoruz. Sahte yüzler ve gerçek hayatlar hepsi bu. Herkesin bir maskesi var bu hayatta. Balkonda sigara içtikten sonra üzerimde ki montla camda kendime baktım. Yüzümün yarısı siyah. İşte gerçek ben; yarım karanlık. Ben bile çözemedim kendimi. Başka birinin beni çözmesini beklemek mesihi beklemek gibi. Camdaki ben gülümsedi. Neden bu kadar ciddiyiz? 

Depresyonda olduğumu sandım bütün gün. Sıkılma duygumu yeneli aylar olmasına rağmen sıkılmıştım bütün gün. Kızsızlıktan dedim. Havalardan dedin. Yanlışlıkla Beste'ye mention atmama kadar sürdü. The Man From Earth kadar beni heyecanlandıran film olmamıştı bugüne kadar. O heyecanla attım mention'ı. Cevap gelmesini beklemiyordum bile. O beni biri için terketmişti ve ben onu aldatmıştım. Hikaye sonu kadar kötü başlamamıştı aslında. Masallara layık tanışmıştık. Çocuklarımı uyutabileceğim kadar güzelinden hemde. 2 saat kadar konuştuk. Sonra çıkıp bir sigara yaktım.

Ben kimdim? Hayatında aşık olduğu ilk dişiyi ve masalsı bir tanışma hikayemiz olan Besteyi aynı kızla aldatan kişi. Durumum berbattı. En azından kendimden nefret etmiyordum. Carpe Diem, Sadece Yaşa, There is no plan. Thats the Fucking plan! Ne dersen de onu yapmıştım. Yanımda yatan kıza dönüp bakmayacak kadar erkekliğimi yitirmemiştim. En azından yaptığımı kabul ediyorum.

Bütün planlarım tutmadı Karadenizde. Vazgeçtim geleceği düşünmekten. Onu düşündükçe kuyuya düşmüş it gibi oluyorum: telaşlı, bitkin, halsiz. 

Şu an tek isteğim var: Yukarıda yazdığım iki şarkı sözünü anlayabilecek birini bulmak.

Bir Hikaye

Bir dergi için yazdığım sonrasında ise berbat olduğunu düşünerek yayınlatmaktan vazgeçtiğim hikayem olur kendileri. Bir kez daha okudum da şimdi harbiden kötü olmuş benden adam olmayacak galiba


 Yavaşça gözlerini açtı. Her insan gibi uyandığı günde ilk gördüğü ilk şeyi hatırlayamayacaktı. Dikkatlice yorganını açıp doğruldu. Yatağının yerini kimin değiştirmiş olabileceğini düşünmeye başladı. Harcadığı yarım saatin ardından, gün doğumunu görmek için yaptığı değişikliği hatırladı. Gün doğumunu görme istediği içinde yaşayan tek istekti. Tepelerin arkasından doğmaya başlayan güneş biraz olsun onu kendine getirdi. Uyumadan önce ayak baş parmağıyla çıkardığı çoraplarını buldu. Çorap giymeye gösterdiği özeni hayatına yansıtabilseydi tamamen farklı bir insan olabilirdi. Mutfağa doğru yürüdü uzunca koridordan. Kahvesinin suyunu ısıttı. Küllüğü temizledi. Davidoff'un kokusunu duymadan güne başlayamazdı. Kahve bardağını koydu masaya. Küllüğünü de koydu. Masa da masaymış ha en az Armin kadar dayanıksızdı.  
 Önüne ilk çıkan kıyafetleri giyip okula doğru yola çıktı. Okula gitmek, çanta taşımak, ayakkabı giymek, yürümek, başını çevirmek onu neredeyse öldürecekti. Hayatta kalmaya bile üşeniyordu. Turgenyev'den bile nihilistti ama nihilist olmaya da üşeniyordu. İnsanların yüzlerini seyrederek bir sigara daha yaktı. O hariç herkesin yetişecek bir yeri vardı. Uzun zamandır koşmadığını düşündü. Tanrı, Armin'i insan değil de gezegen olarak yaratsaydı; boşlukta dönmeyi bırakırdı.
 Yolun karşısına geçtikten sonra birden bire durdu. Yürümeye üşenmişti. Arkasından gelen adamdan yediği omuz bile onu kendine getirmeye yetmedi. Yanından geçen yüzler bir bir ona döndü bir an. Mavi gözler, seyrek bıyıklar, gün ışığında parlayan kafa derileri; aralarından seçebildikleri sadece bunlardı. Fren sesi ve lastik kokusuyla kendine geldi. Ne kadardır ayakta durduğunu tahmin etmeyi diledi. Ona doğru dönen yüzlerinin sayısının artışından saatler geçtiğini anlaması ise uzun sürmedi. Sigarası filtresine kadar yanmıştı. Eskisini yere attıktan sonra başını sola yatırıp yenisini yaktı. Derin bir nefesi boğazını yakan o acı izledi.
 Otobüse binmeye karar vermişti. Boş otobüste en arkaya gitmektense ilk koltuğa oturdu. Şoför bile şaşırmıştı. İneceği durağa gelene kadar yolu seyretti. Yavaş adımlarla okulun önüne kadar gelebildi sonunda. Girişteki büyük demir kapıdan hep tiksinmişti. Görmek istemediği anlarda çam ağaçlarına odaklanır, deliler gibi yukarıları seyrederek kapıdan geçerdi. Bu kez soluna dönüp güvenlik görevlisiyle göz göze geldi. Ağzını açsa ilk arkadaşını bile edinebilirdi. Üşendi. Kapıdan hemen sola dönüp ağaçlar arasında ki yola girdi. Kafe’nin önünden geçmemek için ise bir yanda ki yola doğru seğirtti. Sosyal Bilimler binasının dönemeçli merdivenlerini soluk soluğa çıkıp en nihayetinde tuvaletin kapısından geçebildi. Alaturka olanı tercih ederdi hep. Hayatının ilk değişikliğini yapıp pisuarın önünde durdu. Neden pisuarın icat edildiğini düşündü. Fayansı bulan adamın amacı neydi? Duvardaki sivri çıkıntıların var olma sebebi? Sivri çıkıntı konuşabilseydi; bunu ona sormayı isterdi. Kendi var oluşu sorununu ise Sartre'a bırakmakla yetindi. Sartre sorusunun cevabını bulsaydı, kendisine vahiy geldiğini iddia edip yeni bir din kurar mıydı? Cevabı vermese de Sartre'ın kesinlikle matematik dersindeyken bu fikre kapıldığına inandırdı kendini. Günün başında ne gördüğünü hatırlamaya koyuldu kendini bu fikirlerden kurtararak.  Yine gördüğü ilk şeyi hatırlayamadı. 
 Terlemeye başlamıştı. Yüzünü silmediği için boynunda terin akışını hissetti. Viski içerken bile bu kadar zevk almamıştı boğazından geçenleri hissederken. Düşünmekten yorulup terleyen tek canlı formuydu Armin. Üşense de düşünmeyi bırakamayacağını oda biliyordu. Kayra kendini kandırmıştı. Kimse beyinsel ölümünü gerçekleştiremezdi. Karanlık odasının içinde karanlığı düşündüğünden emindi. Kinyas ve Kayra romanını nedense unutamamıştı.
 Dersin başlamasının üzerinden sadece 5 dakika geçmiş olduğunu öğrenince annesinin bu haber üzerine nasıl deliler gibi sevineceğini hayal etmeye çalıştı. Çantasını sıranın üstüne koydu kafasıyla birlikte. Her zamanki günlerden bir tanesiydi. Nedensiz! Bileğindeki dikiş izlerine baktı. Böyle yaşamaktansa ölmeyi çok kez denemişti. Neden ölemediğini düşünmek ise Armin için işkenceydi. Bugüne kadar yaptığı en güzel kahvenin ilk defa hocasının sözlerini duyabilecek kadar onu ayıltmış olmasına şaşırarak bileklerini düşünmekten vazgeçti .
 Kulaklarım da bana benzemiş dedi fısıltıyla. Sesleri içeriye aktarmaya üşendiklerinden olsa gerek çoğunu kaçırdı dalga dalga yayılan kelimelerin. Küçük bir egzersizden sonra hayatını değiştirecek o sözleri duymaya başlamıştı ihtiyatla. Hakan Hoca yutkunduktan sonra devam etti: Yaşlılar neden yorulmazlar? İçlerindeki enerjiyi neden yitirmezler? Ağaç taşıyan dedelere rastladım çok kere. Bazılarımız yürümeye üşenirken. Bu bizim istediğimiz dışında gelişti sanırım. Bizi böyle olmaya zorladılar. Onlar kimler? Bilmiyorum. Ama bir gerçek varsa insanların böyle olmaları için çabalandığı. Düşünsenize hiçbir şey öğretmeyen bir eğitim sisteminin içinde, her işini başkalarına yaptırma güdüsüyle yetişen bireylerin ne hale gelebileceklerini. Yeni nesil için tek başına ayakta kalmak çok zor olmalı. Belki bu bir politikadır. Belki de değildir. Ama bildiğim tek bir şey varsa: Oda vahim durumda olabileceğimizdir.
 Hayatı gözlerinin önünden kısa film gibi geçti Armin’in. Zaten uzun metrajlık ne yapmıştı ki. Lise çağı: siyah elbiseler, sert müzikler, felsefe kitapları, sivilceler. Herkesten farklı olmaya çabalamıştı. Anlaşılması imkansız kitapların içinde bocalamıştı yıllarca. Filmler izlemişti onlarca. Bazen Zeitgeist’da takılı kalmıştı. Bazen de When Nietzche Wept’te. En kötüsü Into the Wild olmuştu onun için. 1 hafta dağda yaşamaya çalışmıştı. Kendi de gülerdi bu duruma. Tek başına dünyayı kurtaramayacağını gördüğü anda dizlerinin üstüne çökmüştü. Bağırmak istemişti neden diye.  Ardından saldırmak isteği sağa sola. Bankaları yakmak istemişti, polislere bomba atmak Louis Lingg için. Yapmadı. Neden yapacaktı ki? Birkaç sakallı adamın ortaya attığı fikirleri benimseyecek kadar küçük görmüyordu kendini. Ya kendi çıkış yolunu bulacaktı ya da kendi çıkmaz sokağında kalacaktı. Herşeyden üşenerek ölüler gibi yaşamayı seçmişti kendi sokağında. Telaşlı, aptal ve bitkindi. Filmin sonunda Hakan hocanın söyledikleri yıldızların üstünden akarak geçmişti. Belki de son umuttu onun için bu birkaç cümle. 
 Peki birkaç cümle hayatını değiştirebilecek miydi Armin’in? Birkaç cümle bütün dünyayı değiştirebilirdi. Birilerinin onu yönlendirmesindense ölmeyi tercih ederdi. Bunu düşünmek içinde ki ilk alevi yaktı. Ardından istemsizce ayağa kalktı Armin. Ayaklarında ki demirlerinden kurtulmuşçasına koşmaya başladı. Uzun süredir tatmadığı ne varsa yapmak istedi: aşık olmalı, koşmalı, ağlamalı belki de insan olduğunu hissetmeliydi. Hayat dedi yanından yürüyen kıza: Sence de çok kısa değil mi boşa geçirmek için? Birinin ona hayatı fısıldaması gerekliymiş. Kendi göremezken göstermeliymiş dünyada ki estetiği. Kırık bir kapının bile istenilince mükemmelleştiği o anda Armin hissetmeye başlamıştı. Durmaksızın koşmaya devam ettiği sırada mutluluğun resmini yatakta olmasada koşarak çiziyordu. Sınıfta duyduğu birkaç cümle onu tam anlamıyla kendine getirmişti. En az bir yaşlı kadar yaşama sevincine bürünmüş koşuyordu. Şimdi bunu anlatmalıydı herkese: Neden bir yaşlı kadar güçlü değildi yıllarca?

SleepandBeer

Yalnızlık: İşte benim dinim bu




Babamın bağırmasıyla uyandım sabah. Çiftlikte ki horozum olsaydı babam hiç düşünmez, keser ve yerdim. İlk dersin saati çoktan geçmişti. Koşmak için çok geçti. Gömleğimi özenle seçtim. Onun altına beyaz bir t-shirt. Gri kotumu da giydikten sonra saçlarımı topladım. O kadar özenle tokayı geçirdim ki saçlarıma, bir teli kopsa bütün büyüsünü bozacaktım sanki günün. Bolca parfüm sıktım ve dışarı çıktım. Sarnıç durağından İzban'a binip o kadar yol almak artık yormamaya başlamıştı beni.

Liseye ilk başladığımda çok farklıydım. Saçlarımı çok kısa kestirir gömleğimi içime sokardım. Okulun hırkasının yakaları hep omuzlarımdan düşerdi. Salaşlığın bir tanımı yoksa, o günlerde bendim. Okulumuz düz lisenin binasının 1.5 katına kurulmuş bir anadolu lisesiydi. Zerre sevmezdim. İlk günlerde ben ve sivilcelerim birinden hoşlanmaya başladı. Düz lisenin en popüler kızlarından biri. Benim neyimeydi ona bakmak. Bana bakıp gülmeye başladıklarında o tarafa bakmamam gerektiğine kanaat getirmem çok sürmedi. Bu kadar hazırlık yapıp çıkmanın nedeni o günlerde ilgilendiğim kızın en yakın arkadaşı Nur'du. Bir gün önce kahve için söz almıştım. Murphy denen adam yine haklı çıkmıştı. En lazım olan gün sarjımı doldurmayı unutmuştum. Telefonu kapattım ve yoluma devam ettim. İzban'da indiğimde aramızda 100 metre vardı. Lisede hoşlandığım kız ve Nur. Yavaşça arkamdan gelen insanların arasına karıştım. Boyum uzun olmasaydı saklanabilirdim belki. Merdivenlerden aşağı inerken sigaramı ateşledim. O kadar insanın içinde bana huzur veren tek şey yanan sigaranın çıtırdı sesiydi. Ve ateş tapınılmalıydı ona. Şeytan haklıydı; ateşten yaratılmışın, çamura secdesi niyeydi? Sigarayı içime çekerek sönmesini engelledim. Benim ibadetimde oydu ona karşı. Yavaş yavaş yürüdüm durağa doğru. Önümden koşarak geçtiği sırada beni görmemesi için sigarayı daha hızlı çekerek içime dua ettim bit nevi. Görmedi!

Erdem hoca ders arasında yanına çağırdı. Geçen gün Zeynep'i görme şansımı baltalamıştı. Bu seferkini engellemesine izin vermeyecektim. Hızlı konuşmasını saplayıp yavaşça yola koyuldum. Telefonumu açtım, yerimi söyledim ve beklemeye başladım. Masa'nın üstüne oturmuş, bir ayağımıda oturulan kısmın üzerine koymuştum. Tokadan kurtulan saçlarım özgürlüğünü kutluyordu sağa sola sallanarak. Yavaşça geldi Nur. Yüzünde ilk kez görme gülücüğü. Ayağımın yanına oturdu. Sorduğum soruyu cevaplarken; ne kadar süredir biriyle öpüşmediğimi yada sevişmediğimi düşündüm. Sonra çok uzun zaman oldu diyerek kızdım kendime. Kahve içmeye giderken, sigara içmediğini öğrendim. Halbuki hep sigara içilen bölgede duruyordu. İyi oldu dedim. Bende bırakmak üzereyim. Yanımda uzun süredir aramda bir şey olan ya da olmaya başlayan bir kız yürümemişti. Saçlarının her kıvrımını okşayan rüzgar, yaratabileceği en güzel tablolardan birini yaratıyordu. Şu an yanımda olduğu için ona sarılmak istedim ama sadece kafamı ona doğru biraz daha çevirmekle yetindim.

Lisenin ilk günlerde onlar arasında adım "süt" imiş. Daha kötüsünü de koyabilirlerdi. Benimle ilgili hiç bir şey konuşmadığına ısrar etti. Sonra çocuktur dedik muhabbeti kapadık diye ekledi. Benden büyük olması ve üst üste 4 kere çocuktun demesi sinirimi bozdu. Pardon ablacım, dedikten sonra gözlerini sütlü nescafesine çevirdi. Bir yudum aldı. Gözlerini kaldırıp; ama benim için yaş önemli değil dedi. Onu söyledikten sonra gözlerim bacaklarına kaydı. Beyaz kot pantolonu vardı. Öyle mi? dedim ve gülümsedim. Bu kız beni istiyordu ama ben hiç bir kızı istemiyordum. Gay olduğumdan değil sıkılmıştım. Her yeni kıza aynı hikayeleri anlatmak beni delirtiyordu. Bu yüzden blog tutmaya başlamıştım ben. İşte bu benim komik hikayem herkes okusun ve beni yalnız bıraksın. Yalnızlık işte benim dinim oydu bir zamanlar.

Lisede hoşlandığım kız yanıma geldi. Öyle nefret ettim ki. Ses konuşmasına balkanlardan gelen balgam hakimdi. Dudakları soğuktan kurumuştu ve özenle yan koltuğa koyduğum montumu elime aldırmıştı. Nur onuda muhabbete sokmak için bir şeyler söyledi. Yanımızda olmasından öyle rahatsız olmuştum ki buluştuğumuzdan bu yana ilk defa konuşma durdu. Bütün okula hakim olan cafeden dışarıyı izledim. Geçmişten intikam alma duygusu. Yanına gidemeyeceğim kızların benimle ilgilenmesi. Biri konuşmasa o an kötü adam kahkahası atabilirdim. 10 dakika daha konuştuktan sonra kalktım ve sınıfa gittim. Şimdi akşamı beklemekteydi sıra. Bana bir şey yazarsa bu iş olmuştu. Ve birşeyler yazdı!

Sleepandbeer

Kaybetmek

Kaybetmek...
Kendiliğinden oluşan kaderimin kaçınılmaz sonu. Çok isteyipte elde edemediklerimin gittikten sonra bıraktıkları tek kelime.

Bir insandan kalmasını istemeyi beceremedim hiçbir zaman. Onca yaşanmışlıkta olsa, tutkuyla bağlanmakta olsa yapamadım. Gittim. Başka bedenlerde aradım yüzlerini, gülümsemelerini, davranışlarını. Sonra da unuttum. Onları hatırlatacak bir ipucu bulunca da pişman oldum. Hemde tüm yaşadıklarımdan. Gözlerimi kapattığımda karanlığı değil, yaşadıklarımın resmini gördüm. Yine karanlıktı. Ama bulanıktı. Belki içimden çıkarlar diye kusmak istedim her şeyi, onuda beceremedim.

Zihnimden hayali kanlar akıyor. Basit diyorum tüm insanı duygular için. Kalbimse buz gibi şu sıralar. Geçenlerde kaybettiğim bir insana dair hiçbir şey hissetmiyorum. Giydiğim terliğin altında yazan isminden başka bir şey kalmadı. Bir gülümsemesi vardı. Birde kokusu. Birde karşısında konuşamadıklarım. Birde... Neyse. Zamanla onlarıda unuturum, yeni birini bulunca mesela. Evet, yine büyük konuşuyorum. Hayatı anlayıp, dikenlerin üzerinde yürümeye başladığımdan beri bu böyle. Her şey. Çelişkili. Tutarsız.

Kaybetmek basitti. Zor olan karşındakinin kalmasını sağlamaktı. Sigara gibi içimize çektiğimiz insanlar, belli bir doyuruculuktan sonra duman olarak geri çıkıyor, sonrada sonsuzlukta kayboluyorlar. Ciğerlerimizde kalanlarsa bıraktığı izler oluyor. Zehir..

Tabi her zaman olduğu gibi dışındaki kalkan içindekileri korumaya devam ediyor. Basit bir cevap yetiyor gizlemek için..
+ Nasıl gidiyor hayat?
- Kaybettim.


SexandWine

İçim Bomboştu

Geçen gece uzun zamandır görmediğim bir kız arkadaşımla konuşuyordum. Kendisi ‘ooo … bey’ demese yazmayacağım, o derece hayırsızım. Gerçekten de öyleydi ama. Bu durumdan her fırsatta yakınırdı. haklıydı da. Sorsanız niye öyleydi diye verecek en ufak cevabım yok. En ufak yok. Neyse...

‘Resmen unuttun, hiçbir şey yokken çekip gitmen, konuşmaman üzüyor beni.’ dedi. Bende ‘Senle ne alakası var şimdi, ben hep burdayım. Ve sakın seni unuttuğumu söyleme, Sadece ne konuşacağımı bilmiyorum o kadar.’ dedim. Dürüstlüğümden bir gram ödün vermedim bunları söylerken. Ne diyeceğini kestiremiyordum. ‘Ben unuttuğunu düşünüyorum… Eskiden konuşacak çok konumuz vardı sanki. Konuşmak istemek yetiyor bazen. Bence...’ dedi.

Düşündüm biraz. Ne paylaşabilirim ki ben onunla dedim. Sonra ona sordum. ‘Benimle ne paylaşmak isterdin?’ diye. ‘Bilmem’ diye yanıt verdi. Sorular yanıtsızdı. Hep öyle olurdu zaten. Birbirimizden düşünsel olarak uzakta olsak bile yetinebilir miydik acaba? Ya da yürütebilir miydik aramızda ne varsa?

Olur veya olmaz. Sorular yanıtsız kalacak. Bense yakınımdakileri görmezden gelip, asla ulaşamayacağım kişilere yakın olmaya -çalışmaya- devam edeceğim. Insanız işte...


SexandWine

Duygularımı yok ediyorum

Herşey var! Bütün evreni kapsayan bir sözcük neden ayrı yazılır. Herşey: Dünya üzerinde bitişik yazılması gereken tek kelime. Herşey var! Ama benden çok uzaktalar. Hayat tek aşkım olsaydı onun için dağları delmek yerine çevresinden dolaşırdım. Yolda elbet biri kestirme gösterirdi bana.

Yanlış yerde doğduğumun farkındayım. Yanlış şeyler okuyup, yanlış bir yola girdiğiminde. Bütün duygularımı köreltip, kopmalıyım çevremden. Bedenimi özgürleştirmeliyim. Başkasının ağzından çıkan sözlerin kölesi olmaktansa, orta çağda Dünya'nın düz olduğunu haykırmayı tercih ederim. Bugün akşam yemeği yerken ilk adımı attım. Babam saçmaladı yine ve ben sinirlenmedim. Patlamak üzere olan volkanı mantarla kapattım. Büşra aklıma geldi ve suratına bıyık çizdim. Türk bayrağıyla dalga geçen bir İngiliz'e İskoçla beraber küfrettim. Sonra elime bir "ale" alıp İngilizle yudumladım. Kendi kendimin babasıyım. Beni düzmeye çalışan hayatı, ondan önce düzmek amacım. Ama içimden ne bir Kayra çıkacak ne de tenis oynayan bir Kinyas. Sleepandbeer var içimde. Bahşedilen herşeyden vazgeçmeye çalışan.

Dağa çıkmadan da başarabilirim bunu. Kanalizasyonda ki timsahım. Bokla beslenip, güneş ışığında korku salan. İçimde ki beni kimse görmeyecek. Şarap varilinde İskender'i güneşe tercih etmeme gerek yok. Gün ışığında İskender'i düzmek varken. Heyhat! Biri beni vazgeçirene kadar durmayacağım.

Kinyas ve Kayra bitti. Tekrar başa dönüp bir 20 sayfa daha okudum. Sonra Yolda'yı açtım. Sonra Tanrı'nın Savcısı'nı. Yorulmayı yenersem tıp tarihine geçerim belki. Doktor olmanın en kısa yolu! Bazen düşünmek istiyorum. Liberal Anarşizm görüşünü yaratmayı düşünüyorum. Olmuyor! Hiçbir zaman derin derin düşünemedim. Belki beynim çok hantal ondandır. Bilgisayar başında oturmayı bu yüzden seviyorum. Biri herşeyi benim için düşünmüş. Gerek yok düşünmeme.

Delirdiğimi düşünüyorum bazen. Sonra senin gidişini. Sonra duygularımı öldürmeyi. Yalnız başıma İzmir, çok boktan. En başlarda beynimde tümör olduğunu düşünürdüm. Bazen bir birine olabildiğine zıt şeyleri 2 saniye içinde yapabiliyordum. Sonra Harvard'da ki o profesörü dinledim. Hayat bir bilgisayar oyunu. Birilerinin Sims karakterleriyiz. Ne kadar kolaymış yaşamak dedim. Evet lan! bu boktan kararları ve hayatı ben yaratmış olamam. Adam gibi oyna Player1 diye bağırdım ardından. Sonra iki karakterli olduğuma kanaat getirdim. Biri normal bir insandı: gülüyor, güldürüyor, aşık oluyor, aşkı için okulunu değiştiriyor, aldatıyor. Diğeri ise yukarıdakileri yazan adam. İçinde iki kişi taşıyan adamlarla tanışınca anormal olmadığımı anlamaya başladım. Dünya'da normal hiçbir şey yok! Birileri yarattı bu dünyayı. Yaratılanlar normal olamaz. Yaratıcıdır normal olan. Gördüklerimiz ise anormal.

Sleepandbeer

O Güldüğünde (Yakında)

Neresinden tutmaya kalksam hayatı elimde kalıyor. Bazende kayıyor, ulaşamıyorum ona. Tutunamamak budur işte. Aldığım her nefesi sıradan bir insan gibi verememek, herkes gibi olamamak.. İnsanlara karşı çok iyi niyetlisin diyenlere, biri de çıkıp o iyi niyetimi sikmiyor ki diyememek.

Tanımım yok hala kadına ve aşka dair. Önceki muhabbetleri de birçok kez yaptık senle.
Dün gece uyumamak için dirensem de net geo  karşısında uyuyakalmışım. Annem işe gitmeden önce kaldırdı ama 8'e kadar yine uyudum. Zorla kalkıp saçlarımı yıkadıktan sonra, derse gittim. Hasan, öndeki İncici ve psikopat Fatih dışında kimseyle konuşmadım. Sorulan sorulara cevap vermedim. Bir ara öyle kendimi kaybettim ki kantinde olan Hasan'ı bile görmedim.
Sadece Derya dikkatimi çekti. Bir kere gülmesi için yalvarabilirdim ona.

SexandWine

Bundan Sonrası Biraz Kız Muhabbeti -forever alone-

Bütün gün Büşra'yı izledim bugün. Yattım sıraya tam karşımda oturuyodu. Sürekli mesaj atıyor birine yada birilerine. Ama gelen mesajlara hiç tepki vermiyor. İlgilendiği bir çocuk olsa da ya da onunla ilgilenen elbet gelen mesajlardan birine gülümserdi.

Geç uyuduğumdan hiç keyfim yoktu gidip yanına konuşmadım. Zaten konuşurken yavaş yavaş konuşuyodum kesin sıkardım yada Dilan'a yaptığım gibi saçmayabilirdim. Hala online yazsam yine uzun uzun konuşuruzda hiç yazasım yok. Onu izlerken 3 saniye içinde birinden hoşlanabildiğime kendimi inandırma yetimi test ettim yine. Hızması ve gülüşü çok tatlı lan onu fark ediyorum. Aradığım birinden hoşlanmak değilde ilgi.

Sınıf çok boka sardı bugün yapılan hiçbir muhabbetten zevk almadım. Sınıfta bir sürü kız olmasından ötürü dedikodu gırla. Kendini güzel sanan şişman kız modelininde var bir tane ismi Eda. Muammerle ilgileniyor. Başta bana sardı, Call of Duty oynuyomuş falan onunla bile ilgilenmedim. Call of Duty'yi bilen her kıza yazabilirim diye düşünüyodum olmuyormuş. Ama Buğçe gibi Tom Rider oynayanı çıkarsa tekrar oturup bütün gün Tom Rider oynayabilirim ya da Simay gibi God of War için vizeye girmeyen.

Eda dediğim kız gıcığın teki sürekli konuşup hiçbir şey anlatmayan tiplerden. En yakın arkadaşları bile kızdan soğumuş sınıftan. Böyle olunca herkes bu kızı konuşuyo. Ceren, Büşra Ç, Ayşegül, Dicle, Didem, muammer, Fatih, Okan... Takıldığım ve konuştuğum herkes yani. Bugün sordular neden sessizsin diye. Uykum var ve Eda muhabbetinden sıkıldım dedim. Muammer ve Fatih bozuldu. Sürekli aynı şeyden konuşmak beni sıkar dedim. Birşeyler gevelediler bende bu adamlarla uzun süre birlikte olacağım için çevirdim hemen. Sınıfta bu kadar çok kız varken olması doğal dedim. Hele bide güzellik seviyesi yüksek olsa hiç çekilmezdi. Fatih sınıfta güzel kız yok ki dedi. Aklımdan Büşra geçiyodu. Tamam gördüğüm en güzel kız değil dedim Fatih'e hak verdim yoksa ağzına sıçabilirdim.

Dilan'a söylediklerim için kendime kızarken kitap okuyordum. Kayra evi tuttu zenciyle zihinsel ölümüne gidiyor. O sayfaları okurken benim zihnim öldü. SleepandBeer'ı dışarıdan izliyordum. Bir an önce eve gidip uyumak için izban merdivenlerini üçer beşer çıkarken düşüyordum hatta. Eve geldim ve uyudum hala yavaş yavaş konuşuyorum birileriyle. Emreye canımın sıkkın olduğu belli etmemek için rol yaptım telefonda. Sanırsam depresyona girme arifesindeyim, meşgale bulmalı ya da uyumalıyım!

Sevgilerle,
SleepandBeer

Sakının Rüzgara Karşı Tükürmekten


Mutlu olmakla ilgili bir yazı yazacaktım. Yaşadığım her şey gibi o da yarım kaldı. Hayallerim parçalandı, tamamlayamadım. İçimde biri 'mutlu ol' diye bağırırken ve ben bu sesi kalbimde hissederken, hedefini şaşırmayan bir suikastçi kalbimin tam ortasından vuruyordu onu. Her seferinde hemde. Önce bir ürperti, sonrası huzursuzluk.


Biri bana 'Ne olmak istiyorsun?' diye sorduğunda 'Mutlu olmak' dememek için zor tutuyorum kendimi. Dilimin altında yatan başka bir şey yok çünkü. İstemeyerek söylüyorum bir şeyler. Susturuluyor vermek istediğim yegane cevap. Ama benden önce John Lennon yapmış bunu. Annesi 'yaşamın anahtarı mutlu olmak' dediğinden beri her 'ne olmak istiyorsun?' sorusuna 'mutlu olmak' diye cevap vermiş. Bundan haberim yoktu benim. Ve benim vermek istediğim cevabı verdiği için bir an kötü oldum. Bu cevabı vereceğim günü sabırsızlıkla bekleyen ben, yaşayacağım anının başkasına ait olduğunu görünce boşluğa düştüm.

-Kızın biri durmadan 'fotoğrafta çok masum çıkmışsın' diye tutturdu. He amina koyim masum çıkmışım!

-Susmayı çok denedim ama beceremedim.

-Saksonya deyince hala gülesim geliyor amına koyim!

-Yazacak çok şeyim var ama onları yazacak kapasitem hala yok. Nietzsche'nin bir sözüne istemsiz olarak güldüm. ' Sadece kendine yarayan şeylerden tat alır; yarama sınırı aşıldığı an beğenisi de biter, hoşlanması da... '

-Özgür kızlar geldi aklıma. Bana söyledikleri her cümleyi, inandıkları ve yanlış anladıkları her şeyi bulup önlerine atabilirim. Başkası olmak için kendilerini aramaktan vazgeçiyorlar. Hala yavşak bir gülümseme var suratlarında bana bakarken. İğreniyorum bu durumdan.

' Sakının rüzgara karşı tükürmekten. '

SexandWine

Pembe Kazak

Pembe kazaklı birinin hayat görüşü merak edilmez! Siyah renkten bundan vazgeçtim. Üstümde ki her t-shirt bir şeyler anlatıyordu. Botlarım neredeyse hiç susmuyordu yeni birini görünce. Yüzüklerim batıyordu insanların gözlerine. Ben değil kıyafetlerim konuşurken yaşayamazdım. Değiştirdim hepsini, ilk kazandığım parayla. Mavi renk hala anlamsız siyahın yanında. Böyle olması daha iyi oldu. 

Annem sorgulamaz oldu satanist olduğumu, babam rahat bir uyku uyudu, yeni bir kız çevirdi kafasını bana doğru. Beni anlatan sadece saçlarım kaldı. Glam metalciler babalarına yapabilecekleri en büyük asiliği, saçlarını uzatıp makyaj yapmak olarak görürler. Bense müdür yardımcısına gıcık olduğum için uzattım saçlarımı her seferinde. Headbang yaparken daha büyük orgazmlar yaşamak. Rüzgarda salınan saçlar ya da headbang yaparken gözüne giren ıslak saçın verdiği hazzın geçilemeyeceğini anladım. Maviler giyerken benim farklı olduğumun az da olsa anlaşılması için uzattım belki de saçlarımı. Ama ben bu evrimin sonunu gayet net biliyorum: Benden onlardan biri yaratacaklar ve Yavuz Çetin yine haklı çıkacak. 





Ölmek Çare Değil

Şimdi neden Simay'a tam olarak güvenemediğini anlıyorum. İçinde bir yerlerde seni denediğini hissediyorsun. Hissetmesende kıllanıyorsun. Öfkeni açığa çıkarmalarına izin verme. 'Sahip oldukların sana sahip olmasın.'

Bu dünyaya bir şey katmak için çok erken. Önümüzde engeller var. Bu engeller bizim çabalamamızla değil kendiliğinden ortadan kalkacak. Okuldur vs. dir demiyorum, zira en özel okul bizlerin hayatıdır. Beklemek gerekir bir süre. Sonrası? Mutluluk.

İnsanız işte ırzını sikeyim, şu dünyadan gitmemek için bir sürü sebebimiz var. Aşk ve şehvet var en başta. Güzel bir kadın düşün. Öpüşüyorsun. Sevişiyorsun. Ve Tanrı seni izliyor. Kıskanır bizleri sonsuz hayatında bir kere bile güzel kadının yumuşak bedenini hissedemediği için. Belki de bu yüzdendir aşkların erken bitişi. Belkide bundandır kutsal denilen kitaplarda en insani haklarımızın yasaklanışı.

Ölmek çare değil işte. En güzel seviş ve sevişmeleri yaşamadan nereye gidiyorsun lan. Daha kutsallıkların ırzına geçip, dünyaya kazık atıcaz. Birilerinin bilmesine gerek yok, üstadın dediği gibi ' ben mükemmel insanı yaratan insanım ve gerisinin hiçbir önemi yok.'
Uzaklaş bunlardan da diyebilirdim ama demiyorum. Yine üstadın dediği gibi:
+ Gidelim buralardan..
- Nereye?
+ Bunların olmadığı bir yerlere
- Ama onlar her yerdeler

SexandWine